camellia sinensis‘in hikâyesi…
bir çin imparatoru, uşağı ve tuhaf bir tesadüfün bir araya geldiği bir hikayeyle mi hayatımıza girdi yoksa, uyuyakalan budist rahibin öfkeyle kestiği gözkapaklarından mı filizlendi bilmiyoruz ama latince adı camellia sinensis olan çay, yüzyıllardır mutfağımızın baş köşesinde… dünya genelinde sudan sonra en çok tüketilen içecek olan çayın ortaya çıkışıyla ilgili iki farklı efsane var. bir çin efsanesinde diyor ki, MÖ 2737 yılında çin imparatoru shen nung bir ağacın altında oturuyor, uşağı da içmesi için ona su ısıtıyormuş. birden rüzgâr çıkınca yakındaki bir ağacın yapraklarından birkaçı su ısıtılan kabın içine düşmüş. bitkilere meraklı imparator da suyun renginin değiştiğini görünce “du bakalım nolucak” diye uşağının yaprakları sudan çıkarmasına izin vermemiş ve bir müddet sonra renk değiştiren suyu içip “evreka evreka çayı buldum!” diye bahçede dört dönmeye başlamış
-son kısmı abartı tabii ama efsane bu, atış serbest.
bir başka efsane ise çayın doğuşunu şöyle anlatıyor. çin’de tang hanedanlığı sırasında bir budist rahip, meditasyon için dokuz yıldır oturduğu duvarın önünde uyuyakalmış. uyandığında zayıflığına öyle öfkelenmiş ki göz kapaklarını kesip atmış. göz kapaklarının toprağa düştüğü yerden de bir süre sonra çay bitkisi filizlenmiş. (şahsen ilk hikâyeyi daha çok tuttum, dokuz yıl uykusuz otur, sonra göz kapağını kes, yok ben almiyim).
tarihsel olarak kesin bir zaman verilemese de çayın batıya gelmeden yüzyıllar önce çin’de içildiği biliniyor. han hanedanlığı (MÖ 206-MS 220) döneminden kalma mezarlardan çıkan kutularda çaya rastlanmış, ancak çayın çin’in “milli içeceği” haline gelmesi tang hanedanlığı (MS 618-906) sırasında gerçekleşmiş. sekizinci yüzyılda eğitim için çin’e giden bir japon budist rahip sayesinde japonya’ya da ulaşan çay, bu ülkede de uğruna gösterişli törenler düzenlenecek kadar çok sevilmiş.
bu sırada dünyanın batısındakiler bu leziz içecekten mahrum, sefil bir hayat sürdürüyormuş. henüz “beş çayı”nı icat etmemiş ingilizler günün o vakti geldiğinde sıkıntıdan birbirlerine giriyor; sağa sola sefere çıkma, millete sataşma kararlarını hep o vakitte alıyorlarmış. on altıncı yüzyılın ikinci yarısında çay içen avrupalılar (doğuya seyahat etmiş portekizliler) olduğuna dair birkaç kaynakta bilgi var, ancak çayın ticari bir ürün olarak avrupa’ya getirenler hollandalılar olmuş. 1606 yılında çin’den yola çıkarılan çaylar java adası üzerinden hollanda’ya ulaşmış. hollandalılar arasında kısa sürede popüler bir içecek haline gelen, oradan da batı avrupa’daki diğer ülkelere yayılan çay, ilk zamanlar yüksek fiyatı nedeniyle ilaç niyetine içiliyormuş.
çay tiryakisi prenses
“çayın hastası ingilizler n’apıyordu bu sırada?” diye sormakta haklısınız, avrupa’daki trendlere her zaman temkinli ve şüpheli yaklaşan “adalılar” avrupa’nın diğer milletleri “luiciğim yap bi çay, tavşan kanı olsun” diye kahvelerde okeye dönerken bizimkiler çaya pek de yüz vermiyormuş. uzak ülkelerden dönen ingiliz gemiciler çayı evlerine hediye olarak getiriyormuş, ancak işin ticarete dökülmesi 1600′lü yılların ortasını bulmuş. 1658 tarihli bir gazetede verilen “çinlilerin tcha, diğer milletlerin tay/tee dediği çin içeceği, sweeting’s rents’deki kafede satışa sunulmuştur” ilanı, ingilizlerin çaya henüz yabancı olduğunu gösteriyor. ingilizlerin çayla ilişkisindeki dönüm noktası, kral II. charles’ın çay tiryakisi portekiz prensesi braganzalı catherine’le evlenmesi olmuş. 1662 yılında fırtınalı bir yolculuk sonrası portsmouth limanına ulaşan prenses, karaya ayak basar basmaz çay içmek istemiş ama o sıralar henüz bilinmediğinden kendisine çay yerine ingilizlerin meşhur birası ale sunulmuş (ne alaka diycem fekat naapsin garipler; prenses istemiş, renginden tuttururuz diye düşündüler zaar). ingiltere kralıyla evlenip kraliçe tahtına oturan catherine’nin çay tutkusu sarayın etrafında kısa sürede duyulmuş ve de hemen benimsenmiş. önce aristokrat çevreler ve zengin ailelerin içebildiği çayın ünü bütün ülkeye yayılmış.
önce süt mü, çay mı?
çayın kraliçelerin ve soyluların içeceği olmaktan çıkıp halka ulaşması, yüksek vergiler nedeniyle biraz zaman almış. yüksek vergi yüzünden çayın ülkeye kaçak sokulması, çay yerine başka bitkilerin yapraklarının çay diye yutturulması, demlenmiş çayın kurutulup tekrar piyasaya sürülmesi gibi usulsüzlükler ortaya çıkınca, hükümet bakmış astarı yüzünden pahalıya geliyor, 1784′te vergiyi çok cüzi bir miktara düşürmüş, böylece çay yalnız varlıklıların ulaşabildiği bir ürün olmaktan çıkmış.
zengin fakir bütün ingilizler çayı böyle benimseyince etrafında renkli bir kültür doğmuş. danslı çay partileri, beş çayları vs. bilirsiniz ingilizlerin çayı sütle içmek gibi bir adetleri vardır, bir zamanlar sütün çaya hangi aşamada eklendiği sınıfsal bir ayrıma işaret edermiş. bütçesi kıt işçi sınıfı, parayı bastırıp kendine sağlam porselen fincanlar alamadığından, sıcak çayı koyup fincanı/bardağı çatlatmayayım diye önce sütü, sonra çayı koyarmış. lordlar, leydiler ise o caanım porselenlerinin kırılması gibi bir endişeleri olmadığından önce çayı koyup, süt ekleme kısmını misafirlerinin inisiyatifine bırakarak havalarını atarlarmış. (rahmetli ananem de sütlü içerdi çayını, benim bu ingiliz muhibi hallerim bu yüzden korkarım
çayın hikâyesi çin’de başlamış, ben de öyle başladım ama sonra iş -körolasıca anglofilliğin de tesiriylen- britanya’ya kaydı. daha bunun ortadoğu’da çay kültürü var, bizim ince belli bardaktaki çayımız var ama onlar bir başka yazıya kalsın artık. son olarak nerede okuduğumu hatırlamadığım -bir edgar allen poe öyküsünde olabilir- bir uzakdoğu inanışıyla huzurlarınızdan ayrılıyorum: çinliler, çok fazla yeşil çay içerseniz odada bir maymunun belirip, size eşlik etmeye başlayacağına inanırlarmış. aklınızda olsun, yeşil çayı abartmayın
(*) neolitik hanım sağolsun kırmadı beni ve zor zaman mor zaman demeden gönderdi yazısını… ne fayda ki buralar pek ıssız şu sıra. olsun, üç kişi okusa kârdır, mevzu güzel. niçin ruslar kışın dondurma yer ve türkler yazın çay içer? niçin bu doğru birşeydir? kendimi zora koşup bi yazı da ben mi yazsam acep bu hususta, ne dersin halis usta?** gerçi söz verince altında eziliyorum*** ya neyse… şimdi şöyle ince belli bardakta tavşan kanı bi çay şart gibisinden iki klişeyle sözüme bi son vereyim sayın seyırcı.
(**) ek yazı farzoldu halis usta deyince…
(***) halâ ekmekçikız hanım’a beethoven makalesi cızıktıracağım mesela!..